13 Aralık 2010 Pazartesi

Anatomik

Ben:
Bebek katili bir bebektim ve büyüyerek bebekliğimi katlettim. Zaman her zaman yanımdaydı. Sanırım o beni seviyor. Ve bu zaafı yüzünden bir gün onu becericem.
O:
en sıkı vuruşunu yaptı
kaldırımdan geçerken üstüne sıçrayan lağım suyundan
gökdelenlerden kafasına düşen günahkar elmadan
yerin çekim yasasından
üreme tasvirlerinden
din misyonlarından
pozisyon eskisi aşklardan
kendine tırmanmak gibi
sanrısal bir sevgiyi becermek gibi ya da
Ben:
En sıkı yumruğunu yedi.
Yüzü, yer yüzüne çarparken anladı yer çekimi kanunun acımazsız cezalarını.
Hakkını devretti zamana. Zaman zaman, zamanın aktığını hissettiğini, hissetti o an. O anı düşündüğünde önüne çıkan her zaman geçmişti. Kanlı bir düş. Bazen dedi ağzında biriken kanı yutak borusundan aşağı boşaltarak, bırakmak gerekir kendini zamanın yer çekimine bir başkasının fersiz gözünden görebilmek için gözündeki ferin canlılığını. Kaybetmişti ve kronometresinde kayıp zamanı işaret eden bir dördüncü hakem yoktu. Sanrısal bir sanıyı tanıdığını sandı. Yanıldı.
O:
yüzü yeryüzüydü sanki..ne zaman başını çevirmeye kalksa tanrıya,insanoğlu düşüyordu yanaklarından. inancını böyle kaybetmişti. ya da inancı onu kaybetmişti. sıfırlayıp kronometresini gözlerini kapadı. aldığı her nefeste keder üflerken artık biliyordu ayrılamayacağını kendinden..
Ben:
Bir dakikalığına dahi olsa bedeninden ayrılıp kendini küstah gözlerle kendine baktı. Dudakları titriyordu korkudan kendiyle konuşurken. Kulaklarında bir iki cümle ırzına geçiyordu. Gördüğü aforoz edilmiş ateist bir kimseydi. Hapsolmuşluğun verdiği rahatlıkla bedenine,eski bir geminin kaptanının güzel yolcuları becerdiği kamarasından yapılma bir jiletle ihanetin cazibeli isimlerini kazıyordu. Gördüğü, omur iliği sökülmüş bir cesetti. Etini dişledi ve acının tadına baktı lakin dili değil eti yanıyordu. Güldü sanki hiç gülmemiş gibi. Gördüğü, bir boks maçında bütün dişlerini kaybeden boksörün galip olduğunda ki gülümsemesiydi. Gözlerini yeni uyanmış gibi ovaladı. Yeni bir uyanışa varabilmek için yumdu gözlerini, ağır giden bir trenin usul tüten dumanı gibi.
O:
gözlerinde ihanetin son perdesi usulca kapandığında,yarı baygın bedenini bıraktığı boşluk artık hiç korkutucu değildi. küstah gözlerindeki kutsal dilenci bir günah daha çaldığında cennetin kapısından,emanet ettiği ruhunu bedeninden ayırdı. içinden geçen çığlıkların çıplak ayakları kendi dünyasının arsız serüveninde gezinirken dudaklarını araladı ve kanlı bir desibelde haykırdı.
Ab uno disce omnes
Ben:
Zengin bir orospu çocuğunun iştahsız bir keyifle attırdığı havai fişeğin ışı yüzünün bir kısmının karanlığını siliverdi, bir annenin çocuğunun yarasını şefkatlice silmesi gibi. Yüzünün karanlıkta kalan kısmı isyankar bir tavır ile göz yaşının en kaliteli mahsulünü üreteceğinin habercisi bir eda takındı. Duygularını en son dönemeçte ki bedenini pazarlayan tezgahtar kıza bırakmıştı ona içli bakmanın borcu olarak. Sırtına bir kambur gibi yüklendi onursuz geçmişini. Bildiği tek şey yaşamak için öldürmek zorunda olduğuydu. Bunu en iyi kendisi biliyordu bilinçsizce.
O:
geceleri kendini parmaklayan bir tanrının olduğunu hayal ederdi. yüzündeki ay ışığı yama gibi görünür,göz altlarına gelip saklanan korkuyu kokusundan tanır, kendinden kaçarken kendine tutunurdu. yaşamak hüviyeti gri tonda bir şehir gibi,kalabalığını yansıtıyordu her gece kendisine. öldürme isteği azaltmak ya da çoğaltmak için değildi belki de, dengeleri alt üst etmek için değildi. sadece hüviyeti gri bir şehirden kaçırılan doğal gaz gibi sıradan ve basitti her şey. ölümün kendisi bile
Ben:
Kalem onun parmağıydı tırnakları kırıldı. Dişlerimle açtım.

Sürtük

Bütün cephelerini düşür. Yoksa ben işgal ederim. 
Taciz diyebilirsin, yada ceddine tecavüz. Nasıl adlandırmak istersen. Gardını al istersen, hediyem olsun. Nasıl olsa ceplerinde biriktirdiğin bütün cephanen bende. Şimdi arkanı dön ve domal bütün ezik halklara karşı yinede beş para etmezsin. Ha başka bir seçimin daha var mı diye bir düşün o düşüncesiz, yoksul, hücreleri kokuşmuş beyninle. Düşün, düşe kalka kucaklandığın, genç kızlığının kundaklandığı o düşsel akşamlarda. Yinede bir şey değişmez. Sevimli bir sürtük olarak kalacaksın. Bir adım öteye gidemezsin. Çünkü sürtüklerin ayakları olmaz. Onlar yalnızca sürte bilir sürünerek.

Belki biliyorsundur

- Belki bilirsiniz.
- Neyi.
- Bildiğiniz şey işte.
- Neyi biliyorum ?
- Bunu ben bilmem.
- Peki neden belki bilirsiniz dedin ?
- Bildiğinizi belki biliyorumdur diye.
- Peki bilmiyorsam ?
- Belli ki yanılıyorsunuz.
- Nasıl yanılabilirim ki bilmediğim bir konu hakkında ?
- Demek ki bilmediğinizi biliyorsunuz. Bakın biliyorsunuz işte bir şeyler.
- Delirtmeye mi çalışıyorsun ?
- Tamam. Demek ki bilmiyorsunuz.
- Neyi bilmiyorum ulan ?
- Siz deliremezsiniz.
- Nasıl yani ? O neden ?
- Siz zaten delisiniz. Ne o şaşırdınız.
- Evet bunu bilmiyordum.
- Daha da garip olanı ne biliyor musunuz ? Biliyorsanız söylemeyeceğim.
- Bilmiyorum hem daha kötü ne olabilir ki ?
- Kendi kendinize konuşuyorsunuz.
Bir deli kendi kendine nasıl itiraf eder gerçeği ve nasıl inanır gerçeğinin, gerçek olduğuna peki ?

Unuttun mu

Unuttun mu peki unuttuğunu ?
Büyük bir kısmı çürümüş şu kalbimin sağlam kalan parçasını da yüklendi topal bir karınca dişleri arasına. Ulaşır mı dersin ?
Neden geldin ? Sorularıma verecek cevabın yoksa neden geldin sorunlarımın sorulara bakan kıyısına ?
Bak ellerime. İyice yaklaşta öyle bak. Orada ki karanlık nokta bir ben. Kader çizgisinin sonunda ki işte. Karanlık bir anıdan ibaret olan kadersiz bir ben. Bak gördün mü ?
Neden geldin ? Yolun sonuna kadar gelmiş bir bene, avucunu yanaştırıp avucuma, yeni bir yol çizemeyeceksen.
Unuttun mu unuttuğunu ?
Belli ki unutmuşsun. Olsun

Anlamsız

Söylediklerim anlamsızdı.
Anlam, kişinin kelimelere kazandırdığı kimlik.
Hüviyetini kaybetmiş bütün kelimeleri sana söyledim.
Söylediklerim anlamsızdı. Anlamanı bekleyemezdim.
Sen evedama giydirmeye çalışırken kimliğini.
Ben beklemeden gittim.

İmzala karanlığımı

Işıkları söndür.
Suni kör olayım. Görmek mi ? Ne fark eder.
Nasılsa senin yüzün yok beni bir daha öldürmeye. Yüzsüz.
Işıkları söndür ne olursun.
Soluğun dönsün köhne karanlıkta. Yalnızca gözlerinin içi parlasın, pili bitmeye yakın bir fener gibi.
Nefret edilmeye ihtiyacım var bu gün, burada, şimdi ölürken.
Her zaman sevemezsin ya. Hele ki bir ceset hangi biçimde sevilir ki.
Cevap verme sessiz ol.
Usulca, bir cellat ustalığı ile yaklaş aydınlığıma.
Parmak izini bas lambanın düğmesine ve imzala karanlığımı.

Şahsımıza münhasır biz

Bu benim sonum olsun dedim ve sesimin ağırlığını kulağının en narin kılcal damarına yükledim.
Gözlerin hayrete düşmüş, hayretine.
O kadar hızlı çevirdin ki kafanı yüzümün yörüngesine, saçlarının savrulmasından havada küçük hortumlar oluşup sinekleri yutup yoluna devam etti.
Bir şeyler demek istediğin dudağında oluşan depremden belliydi. Belkide cümlelerinin özneleri bu depremde yıkılmış harflerin altında kalıp öldüler. Fay hatlarına saklandın ve sustun.
Sarılmak istedim, ince belli bardağa zarafetiyle ilham olan beline. Katil olacak ellerim nefretimi hak ettiğinden habersiz delikanlıca bir hareketle girdi pantolonumun cep boy inine.
Gözlerinden bir kaç kristal dökülünce, uyanık bir kaç karınca köşeyi dönmek için daldı kaldırıma dökülen kıymete. Boğulunca anladılar fakirliğin değerini. Sonra ben parmaklarımla baraj oluşturdum gözlerinin altına.
Bir şey söylemeni beklemiyorum dedim beklenti içerisinde. Sesimdeki beklentiyi bekliyordu besbelli.
Son mu istiyorsun diyebildi göçük altındaki bir kaç harf ile.
Evet cevabımı heyecanım verdi.
Zamana kendini alkışlatacak bir süratle dudağını dudağımın telaşesine dayadı ve ağzımın içindeki mağarada yankılattı sesini. - Bende seni seviyorum.
Kalbim, savaşlarda kullanılmış ve artık yalnızca cumhuriyet kutlamalarında kullanılan bir kırıkkale gibi coşku ile attı.
Sonra ben, sonra sen, sonra o, siz ve onlar hepsi teker teker öldü. Biz kaldı çoğul şahıslardan şahsımıza münhasır.

Mutsuz son


Son sözün ne diye sordu kadın.
Seni seviyorum diyebildi adam kendisini terk eden kadının gözlerine bakıp.
Bu söz mutlu sonlara yakışırdı.
Kadın mutsuzca yol aldı.

Biraz şey

Biraz şey.
Fazla.
Evet biraz fazla.
Ölmek.
Yaşama biraz fazla.
Biraz şey. Islak gibi.
Göz pınarları kurumuştu oysa.
Yaşama fazla gelen bir ölüm anında.

Ölümüne özgürlük için öldük

Günlerden cumartesi, bu gün benim son günüm. Bu gün öleceğimi biliyorum. Bu çok garip bir duygu. Bunu hiç yaşadınız mı ? Gerçi bu duyguyu yaşasanız şimdi beni tanıyor olamazdınız. İçimde bayram sabahı heyecanı gibi heyecan var. Ama yetim bir çocuğunda burukluğu var. Garip bir tılsım. Kalbimin üstüne iğneler batıyor gibi.
( – Korkarsan ölemezsin. – Korkarsan ölemezsin. )
Aslında içim burkuluyor. Hava çok güzelmiş. Öyle demişti gardiyanlar az önce kendi aralarında konuşurken. Bu gün aslında güneşi göreceğim için de tuhaf bir sevinç var kalbimde. Buraya geldiğimden beri güneşi 40 kere gördüm. Kemiklerimi güneşte kurutmaya vaktim olmadı ama. Bu gün bunu isteyeceğim.
( – Korkaklar ölmez. – Onlar ölümsüzdür ama sen ölmelisin.)
Bu gün cumartesi. Güneşli güzel bir cumartesiyimiş. 25 yaşıma basalı 10 gün oldu. Son yılların en güzel baharı diyorlar. Yıl mı 1972. Hem de 1972 nin güzel bir Mayıs ayı. 25 mayıs. Sabah 07:00.
( – Korkarsan canın yanar yalnızca. – Büyük ızdırap.)
Tam 4 yıl önce yalnızca özgürlük demiştim tutuklu yaşantılarımız için. Tutuklandım. Tam dört yıl önce adalet elini gırtlağımdan içeri soktu ve söktü ses tellerimi. 4 yıldır 40 davaya çıktım. Yine 25 mayıs günü tutuklanmıştım. 21 olalı 10 gün olmuştu. 4 yılda bu rutubet çukurundan defalarca çıkarıldım gece yarıları. Belki yüzümün şekli çok değişmiştir yediğim yumruklardan, tekmelerden.
( – Korkularınla yüzleş. – Teslim etme yüreğini.)
İnsanın 4 yılda çok arkadaşı olabilirdi yani sıradan bir insanın. Özgür bir insanın. Benim yalnızca bir tane var bu tek kişilik hücrede. Onunla işkenceye maruz kaldığım bir gecede tanıştım. Ayaklarımdan asmışlardı beni. Ellerim arkadan bağlı. İpler ayak ve el bileklerimi kesecek kadar sıkıydı. Sürekli dövüyorlardı. Yüzüme inen ayakkabı, sopa ve demir çubuk darbelerinden kendimden geçiyor, soğuk bir suyun tesiri ile kendime getiriliyor, bayılana kadar tekrar dövülüyordum. Tam bayılmak üzereyken onunda tam yanı başımda baş aşağı asıldığını gördüm. Yüzü kanlar içerisindeydi ve gülümsüyordu bana. Gülümsediğinde eksik dişlerinin arasından dilinin bir kısmını çıkartıyor bana moral veriyordu. – Korkma diyordu.
( – Korku nedir biliyor musun ? Korku yalnızca hayal gücüdür. Başka bir bokta olamaz zaten. Biz yani sen ve ben hayal kurmayız dostum. )
Özgürlük. Siz özgür müsünüz ? Özürlü yaşantılarınızda, güneşi avuçladığınızda yahut yağmur ile yıkarken yüzünüzü özgür olduğunuzu mu düşünüyorsunuz ? Sokakta dolaşmak mı özgürlük, istediğin yemeği yemek mi, uyumak mı deliksizce, işkence görmemek mi, sex mi, şan – şöhret mi ? Özgürlük ne ? Siz özgür müsünüz ? Bu kemiklerime kadar rutubet ve pislik işlemiş hücrede, dayağa uyanarak, kan yutarak, gözlerimi ve başımı eğmeden asla yere söyledim inançlarımı. Siz özgür müsünüz ? Özgürlük ne ?
( – Düşüncelerini söylediğin zaman korkularının üstüne gidersin. Düşüncelerini gerçekleştirirsen korkularını yenersin. – Korku ise bizim için yok. )
Bu gün cumartesi ve beni götürecekler birazdan. 4 yıl sonra saatin kaç olduğunu anlayacağım tamı tamına. Saat tam birde idam edecekler beni. Özgür, yani benim arkadaşım hani. O da benimle beraber can verecek. Sevinçli bu yüzden. Bende sevinçliyim. Buruk bir sevinç çünkü güneş kemiklerime işleyene kadar bekleyemeyeceğim. Bu gün sigarayı bıraktım sağlıklı bir ölüm için. Beni tebrik etmeyecek misiniz ?
( – İp boynuna dolandığında sevdiklerin boynuna sarılmış gibi hisset. Seni öyle çok seviyor ki boğacak kadar çok sarılıyorlar. İnsan sevdiklerinden korkar mı hiç. )
Evet işte açıldı kapılarım. Karanlığa öylesine alışıyor ki gözler güneş ışığında kör oluyor.
( – Korkma.)
Bakımsızlıktan kürdan gibi kalan bileklerimi iple bağladılar arkadan. Son itiş kakış bu. Gardiyanların küfürleri ve alayları deliyor kulaklarımı. Gülüşlerini duyuyorum. Özgür yanı başımda ellerini kollarını sallayarak yürüyor. Ona git diyorum, kaç diyorum, kurtul diyorum gitmiyor. Kavgamız diyor kulağımı diğer seslerden muhafaza ederek, – Kavga senin değil hepimizin kavgası. Kaçmak korkakların işi. Korkma.
Ona her zamanki gibi hayranlıkla bakıyordum.
( Yol boyunca aynı ses – Korkma. ) ( – İşte bugün bunca düşüncenin özgür kalacağı gündür. İşte bu gün kazandığımız gündür. Ne için aç kaldık, ne için dayak yedik, ne için uyku uyumadık, ne için hasta olduk, ne için sevdiklerimizden vazgeçtik ? Özgür bir insan olarak ölebilmek için. İşte bu gün bu hayalimiz gerçek oluyor. )
Başıma siyah bir çuval geçirdiler. İçim karardı. İçimi garip bir sıkıntı sardı. Karanlık olan bir yolda ilerliyordum. Bir tünel gibi. Bir çukur gibi. Gam ve keder sardı. Nefesim kesildi sıkıntıdan. Oysa onlar benim son nefeslerimdi. Özgür kulağımın içinde çığlıklar ve kahkahalar atıyordu.
( – Bu gün özgürüz dostum, buna inanabiliyor musun ? Bu gün özgürüz. Hahhahahh. Özgürüz. Hahahah. )
Son arzumu sorduklarında, – Beni öldürecek adamın gözlerini görmek isterim, dedim. Başımdan çuvalı çıkardılar. Yağlı ilmek boynuma takılırken sevdiklerimi düşündüm. Bana sarıldıklarını. Bana çok sıkı sarılacaklarını düşündüm. Sevdiklerim tabi halen daha beni seven birileri varsa. Dua sesleri kulağıma geliyordu. Özgür kulağımın içinde korkmamamı söylüyordu. Korkmuyordum. Ayağımın altındaki taburenin ayağının teki oynuyordu. Dengede durmak zorluyordu. Karşımda yalnızca özgür duruyor, gülümsüyordu. Bende ona bakıp gülüyordum. Tekmeyi attıklarında tabureye, Özgür koşarak boğazıma sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki nefesim kesildi. Göz bebeklerime bir ateş çöktü ve gözlerim küle dönüyordu. Özgür kulağıma korkma ve sakın tepinme yoksa kaybedersin diyordu. Korkmadım, tepinmedim. Görüntü silikleşmeye başladı. İçim garip bir huzurla doldu. Özgür gökyüzüne yükseliyor ve çığlıklar atıyordu. Ben ona bakıp tebessüm ediyordum, ölüyordum. Son sözlerini işittim.
( – Özgürsün artık özgürsün artık. Kazandık. Biz kazandık. Boyun eğmedik. Hahahah )
O haklıydı kazanmıştık.
Özgürdüm. Özgürdük.

Evet oradaydın

Çok imla kaybetti bu yara. Bir o kadar da anlam.
Evet oradaydın.
Duydum.
Beni kulaklarımın zarından çığlığınla vurdun.
Dönüp bakamam.
Nedenleri boşver. Boynum tutulmuştur belki.
Yalnızca dönüp bakamam. Bunu bil yeter.
Sırtıma yüklediğin bakışlarının ağırlığında yürümek güç.
İyi izle seni terk ediş sahnemi. Bu bir oyun.
Evet senaryo berbat ama,
Gül biraz.
Evet oradaydın.
Duydum.
Tükendi kalemin ismine yakışmayan bir şekilde.
Okudum. Bütün yazdıklarını. Bütün nefretini.
Hepsini birbirine yapıştırıp bir harita yaptım.
Defin haritası. Göm beni hecelere.
Alkışlar. Senin mi bu birbirini tokatlayan eller.
İçim parçalanıyor. Kes artık.
Kes şu gürültüyü. Sana yalvarırım kes.
İnkar edemem.
Evet oradaydın.
Duydum.
Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek.
Çok kan kaybetti bu yara. Ölüyorum lan. Bağırma artık.
Seni duydum lanet olası, seni duydum.

Nazım

Nazım !
Bu hayat nazım bu hayat boğuyor beni.
Beynimi kemiren düşünceler, beynimi bitirdi kalbime başladı iyi mi ?
Nazım !
Öldürmek lazım yüreğimizdeki denizleri dalgalandıran kadınları.
Biz fırtınalara dayanacak adam mıyız ha ?
Bana bir silah lazım.
Bağlılık yapacak bütün her şeyi vurmalıyım alnın tam ortasından.
Atarlandım yine nazım.
Bilirsin beni hani geçen sene atarlanmıştım kahvede de yakmıştım gemileri.
Nazımım hani bilirsin beni, 14 kişi karşı germiştim ya yüreğimi.
Öyle oldu yine.
Atarlandım.
Damarlarımdan öfke geçiyor yine kan niyetine.
Bileklerimi kessem nefret akar kendime.
Nazımmmmm !
Duysana beni puşt.
Çabuk silah bul.
İlk senden başlayacağım.
İlk senin dostum ilk senin alnına dayayıp silahı, beynini çıkaracağım.
Sonra bende durmam Nazımım sıkarım çenemin alt tarafından.
Çenemden beynime bir yol açarım.
Nazım yada önce sen vur beni.
Ne fark eder ki.
Hayat böylesine kokmuşken.

Hepsi bu

Hüznümü de alıp omur iliklerime ilikliyorum.  Bu, genç bir kızın intiharı gibi yokluk kokan sokaktan, yerin yedi kat altına saplanan adımlarımla uzaklaşıyorum. Batıyorum.  Hayallerimi de alıp ümit etmeyi ümit ediyorum.  Kenara çekilmiş bir tekne gibiyim. Bir kısmı yaşama değen, bir kısmı ölüm ile sevişen. Tahtalarımı söküp bana tabut yapın.  Geleceğimi de alıp geçmişimle geçiştiriyorum.  Parmaklarım koparılmıştı benim. Bu yüzden avucuma bırakılan bütün zaman döküldü, parmak aralarımın yerine duran boşluklardan.  Kazançlarımı da alıp kaybettiklerimden öğrendiklerime katıyorum.  Seninle olan savaşımda kaybettiğim en değerli toprağımdı kalbim. Sömürgeci politikanla tükettin sevinci ve aşkı. Yalnızca göz yaşı ile beslemeye mahkum ettin ruhumun açlığını.  Hücrelerimi de alıp hücrelere kapattım.  Eller yukarı. Tutkusuzsun.  Yaşamak için doğdun. Yaşadığın için öldün. Hepsi bu.

Boşluk

Ben boşluğun içine düşüyorum sanmıştım ama boşluk benim içime düşüyordu. Ürküyordum. Hatta korkuyorum bile denebilir. Hemde hiç korkmadığım kadar korkuyordum denebilir. Ve dediler.
Yanlışım beni yaka paça bir doğrunun eşiğine sürüklüyordu. İçimdeki boşluk yanlışlarımla doğru bir şekilde ahenk ile doluyordu.
İçinden çıkılmaz bir durumdu ve ben içimden çıkamıyordum.
Gözlerimin bağlandığını anımsar gibiyim. Ufak bir çocukken karanlıktan korktuğumu hatırlar gibiyim. Çocukluğumdan korkar gibiyim. Göz bebeklerimin rengine denk bir karanlık sarılıyordu gözümün beyaz kalan kısımlarına da. Ben gözlerimdeki bebekliğimde karanlık bir kundakta ölür gibiyim.
İniltiler kulaklarımın duvarlarını tırmalıyor. Saat kaç ? Kaç gündür bu yokluktayım ? Ellerimle kazıdığım duvar derim değil mi ? İniltiler kulaklarımı gasp ediyor.
Seçtiğim bu yolu ben mi seçtim ? Kader diye bir şey var mıydı ? Yoksa kuru hayaller gibi savruluyor muyduk zamanda ? Belki de kaderimiz savrulmaktı. Aklımın alamayacağı bir denklemde belki milyonuncu bilinmezdim. Çözemedim.
Ruhumu kurtarmalıyım. Yada tutsak etmeliyim ruhumu. Özgürlük tutuklu kalmak değil miydi hayallere ? İhanet ettim. Bedelini ödedim lakin. O yüzden çirkin ellerim. O yüzden parmaklarımın yarısı özgür yarısı bedenime kilitli.
Ben boşluğun içine düşüyorum sanmıştım. Daha dibi yok içime düşen boşluğun. Kendimi arıyorum. İniltilerim yankılanıyor. İniltiler kulaklarımı vahşice koparıyor. Korkuyorum çocukluğumdan. Beni affet. Beni affet lütfen.

Mesela düşün

Mesela bir akşam üstü düşün;
Hani yerde Anadolu kavağının tepesi olsun. Çarşaf gibi denize kanını akıtsın güneş. Karadeniz e açılan o kapıdan içeri gelin gibi nazlı bir gemi girsin. Hava dolsun ciğerlerimizin içine. Ellerini tutayım utangaç. Utandığımı avuçlarına avuçlarım söylesin ter alfabesiyle. Sen usulca koy başını omzuma, ben bir zahmet öleyim sevinçten. Sonra ilk orada söyleyeyim sana sevginin ne anlama geldiğini. Sımsıcak doğa sarsın hücre köklerimizi.

Mesela bir sabah düşün,
Yerde Emirgan sahilinde bir bank olsun. Hani o sakin emirgan sabahlarından biri. İnsanlar daha akın etmemiş. Deniz mavi değil lacivert. Sabah fırından aldığımız o sıcacık ekmeği birbirimizin parmak uçlarına üfleyerek katıksız yemişiz. Sonra sen bankın ucuna oturmuşsun ben uzanmışım dizini yastık yaparak. Hayal kurmuşuz midemize yapışan hamurun ağrısında. Güzel şeyler konuşmuşuz. Sonra öpecek olmuşum seni, sen kaçırmışsın yüzünü menzilimden.

Mesela bir öğlen düşün,
Beyoğlu sokaklarının o eski tarihinde yürüyormuşuz hani. Sen belime sarılmışsın. Havada zehir gibi soğuk. O sıcak yüreğimiz cız ediyormuş her bir kar tanesi ensemize değdiğinde. Gülümsüyormuşum sana, sen benim kızarmış burnuma bakıp bakıp kikirdediğinde. Dönercilerin yanlarından geçerken ağardan alıyormuşuz biraz o dükkan sıcağı yüzümüzü okşasın diye. Sonra evde hazırlayıp peçeteye sardığın hafif bayat umutlarımızı çıkarıp yuvarlıyormuşuz midemize, bir binanın kıç donduran ayaza küs köşesinde. Ellerini koynuma sokuyormuşum sonra, üşümüş bir kuş gibi titreyen o ellerini işte. Dip dibe kalırız bu durumda çaresiz. Heyecan basar dudaklarını. Karanlıkta parıldayan bir kandil gibi gözlerimi alır. Öpemem söndürürüm diye o ateşi.

Sonra kalkarım yanından gözlerim yaşlı. Senin ağladığın gibi ağlamışım. Bakamam bir daha yüzüne. Yüzünün tam olarak nerede olduğunu bilemem çünkü, her ne kadar bakmak istesem de. Sonra seninle doyasıya öpüştüğümüz, sonra seninle doyasıya seviştiğimiz anları düşünürüm. Kokunu hatırlamaya çalışırım, toprağı koklayarak. Saçlarını, sonra gözlerini geçiririm aklımdan. Sonra anlarım aklım seninle yitip gitmiş. Sırtıma bir bıçak gibi saplanır yokluğunun mezar taşına saklanan sureti. Bir sigara daha yakarım. El sallamam yine seni orada terk ederken.

Özgürlük

Özgürlüğe bile bağlanamayacak, hapsolmayacak kadar göçebedir yüreğim.
Bu yüzden yaşam bana sarıldığı an öleceğim.

Kanlı oyun

Bu kanlı oyunda sen ölen taraftaydın ben ise kaybeden.
Kazanan yok.
Sevinç çığlıklarımın yerini dilime yerleşen göçebe küfürler almıştı 13 yaşımdayken, başkalarının ağzılarından çalıp kendi lügatımın yongası yaptığım.
Ben ölenin taraftarıydım sen ise kaybedenin
Kanlı oyunlarda kazanan olmaz.
En büyük hatam sayılmazdı seni tanımak. Ama sana aşık olmak büyük hataydı. Kafama namlusunu dayadığım o silahın tetiğini çekmeli ve düşüncelerimi mermi ile değiştirmeliydim.
Sen ölendin tartırşmasız ben ise kaybeden.
Oyunlarda kan oldum mu kazanç olmaz.
Gözlerimin çoğrafyasında ki kurak pınarları anlatıyorlarmış sana ders saatlerinde, sikik bir belgeselde ki yalancı kahramanlar. Hiç gelmediler oysaki göze.
Sen ölendin tarifsiz ve kaybetmek bana kalıyordu.
Kanlı bir oyun oynamak kazanamamayı kabul etmekti.
Ve ölüyorsan sen, ben kaybediyorsam seni, kanıyorsa etinin bıçakla tanışan yanı, bu bir oyun diyorsam gözlerinin içine gözlerimin bebeğini kerterek, kazanılanın yalnızca kaybetmek olduğunu bileceksin.
Ve oyunu kaybettiğim için ben sevineceğim kazancıma kayıp bir hüzünle.

Bahis konusu

İnançların olmadığını söyleyeceğim sana. İnanacaksın, inançların olmadığına.
Sana bir masal anlatacağım sonra. Kulağına harfleri ite kaka sokacağım. Duyduğun her şey biraz hiçbir şey olacak.
Masalda üzüntünün nasıl var olduğunu anlatacağım sana, üzülmeyeceksin. Fakat sahtekar biri olmadığın için sen sevinmeyeceksinde.
Söylediklerimin anlamını anlayama çalışırken anlamsız bir şekilde anlatılamaz duygulara kapılacaksın hani anlarsın ya her şey güzel olacak diyeceğim sana. Gözlerinde bir mezarlık kasvetiyle bakacaksın bana. Gömülmekten onur duyacağım, kemiklerim çürüyene kadar.
Yok oluşun, var oluşundan bahsedeceğim sana yok yere. Hınzır bir telaş dolanıp yüreğinin nabzına, yavaşlatacak seni. Korkacaksın belki. Belki sadece iç geçireceksin.
Sana kendimi tarif edeceğim sonra. Sadece gülüp geçeceksin.

Kırılgan

Bir şeyin kırılabilmesi için katı olması gerektiğini bilirim.
Sırf bu yüzden dikkat et güzelim !
Kalbimi kırabilirsin.

Kanlı orgazm

Ben :
Bir ümidin beslemesiydi hayallerim. Hiç uğruna hiç olduğu besmelesiz bir besleme. Anlattığın masalın kötü sonla bitmesi, tam uyku arifesindeyken gözlerimin ferini kaçırdı bir genç kız gibi.
Tam 4 gündür uykusuzum.
Tam 3 gündür yemek yemedim.
Tam 9 gündür sevişmedim.
Tam 1 gündür sigara içmedim.
Tam 12 saattir göz kırpmadım.
Tam 3 aydır sensizim.
Tahammülüm var mı artık ? Bilemezsen kaybedersin kaybedeceklerini. Kazanacağın kazandığından farksız. Gelir misin ? Gelmez zaten.
Tam 3 aydır sevemiyorum seni.
O :
dilsiz bir dua gibi sağır bir tanrıya ulaşmayan.
10 gündür yalvarıyorum
12 günden beri dinsiz
13 günden beri evsizim
kaç zamansa kaçarım demek gibi, zamana dolanıp kendimi astım. kaçılmıyormuş
ne on günden ne de on üç.
sevdiğim gün sayısını nefretin karesine bölünce elimde sığ-sıfır düzleminde boynu bükük bir algoritma kalıyor
Ben : 
Ellerimi nereye koyduğumu bulamıyorum. Acaba sende mi kaldı ? Lütfen bana yardım et. Yalvaramıyorum sen olmadan sana. Lütfen bana yardım et. Sevişmem lazım. Dilimi kemirmekten sıkıldım. Dilini ödünç alabilir miyim ? Yada dinini çalabilir miyim. Bir şeylere inanmam lazım senden başka. Senin yanında kalabilir miyim ?
O :
bana inanmadığını söyledi derisini yüzerken. kayabi kabilesinden biri gibi ispatlayıp cesaretini yüzüne üç çizgi attı sonra.. biri kalbini işaret ederken şaşırmışta kaybolmuş gibiydi. en silik çizgide ararken kendimi iğnenin ucunda olmadığımı gördüm.. derisinin altında biriktirdiği şey beni yok ediyordu.
Ben :
Haşhaşlara köle fedailer gibiydik biz birbirimizi severken. Bir esrarlı sevişirdik. Kafamız taşak gibi bedenlerimiz sikik hücrelerini dişlerdik. Cennet bahçelerinin var olmadığına inanırdın sen ben ise teninin cennet olduğunu bilirdim. Derime saplarken neşterin serinliğini kanımın eline değmesini severdin. Kafamız ağza alınmaz terbiyesizliğinde oral seks özentisi organlar gibiydi. Esrar susatırdı susardık sen benim derimi kazırken. Beni doğraman bile güzeldi.
O :
yaşanılanlara yaklaşamadı yine de yazılanlar. hep bir kelime eksik takip etti bu hikaye ikimizi. ağzında birikmiş salyanın görkemli hucümunda dudaklarımı emerken, içime çekildim. durdum ve beni soyduğun yerde tanrıyı giyindim. ibadet değildi benimle sevişmen eski bir şamanın sana emanetiydi etim. batılına dolayıp kırık saçlarımı uçlarından,hergün tekrar ve tekrar asman bu yüzdendi beni kendi sunağında. ne zaman nefesim kesilse adını haykırdım ve bu son sözümün en tatlı esiriydi..

Hasretle anneye

Başımı bir fidan gibi gömsem, duyabilir miyim toprağın bir karış altında çürüyen kalbinin çığlıklarını.
Peki kemiklerin fosilleşmiş midir şimdiden ? Arkeolog titizliği ile hani süpürge ettiğin saçın gibi olamasa da cılız bir fırça ile süpürsem göz çukurlarını, parıldar mı kemik gözünün feri gibi ?
Sesinde öldü mü seninle ? Ağaçlara dayıyorum kulaklarımı, belki ses telin bir ağacın köküne dolanmıştır da, çığlın kulağımın bakirliğini bir kenara savurup deler geçer kulak zarımı diye. Şimdi söyle yaşam veren sesinle, sesin de öldü mü ?
Bu çorak bahçeyi ben aldım ve gömdüm seni ellerimle bir fidan gibi. Senin bahçende o çok sevdiğin menekşeler çoktan büyüdüler ve açtılar. Benim bahçemde ise sen bir türlü çıkamadın toprağın karnını deşerek. Oysa çok su döktüm toprağına, gidenin arkasına tez gelsin diye dökülen sular gibi. Ne geldin. Nede açtın kollarını menekşeler gibi baharda.
Kırsa göğüs kafesimin kemik parmaklıklarını da yanına kaçsa ruhum. Sarılır mısın yine oğlum diye Anne ?

Devrim

Köle ellerimle kalbimin üstüne var gücümle bastırıyorum fakat devrimci kalbim ‘durmuyor’ bir türlü ve ‘atıyor’, özgürlük için dünyanın kabine yürüyen gencin adımları gibi. Durdurulabilir ama ne yok edilebilir nede inkar.

Utangaç günah

Her günah işleyişimde utancımdan değil yanaklarımın kızarması ve yanması. Cehennemime bir odun daha atarım ondandır ateş basması

Denklem

Adam öldürerek adam olacağını sanmıştın değil mi. O yüzden öldürdüğün kişiyi iyi seçmelisin. Ağlamayı kes ve yalamaya devam et. Neden ibne oldun biliyor musun bu hapishanede ? Ha neden bunların olduğunu düşündün mü ? Denklemi yine kur. Adam öldürerek adam olacağını sanmıştın değil mi ? Şimdi nesin aciz bir fahişe. Neyi öldürdüğünü şimdi anladın mı İbne !

Tende iz

Sus.
Bir ses geliyor içimden. Çağlayan gümbürtüleri, deprem çığlıkları.
Dinle.
Martılar intihar ediyor sevişerek kız kulesiyle.
Bırak kalemi. Yazdıkların, çizdiklerin öylece çırılçıplak kalsın.
Hişşttt. Ses etme.
Parmak uçlarına basarak yürü. Bastığın her yer mezar. Saygın olsun biraz öldürdüğüm sevinçlerime.
Bak. İyice bak işte bir enkazın makyajlı haline.
İçim, dışım su bu aciz bedende. Görüyor musun kuraklık o öteden üstüme üstüme gelen.
Üzülme. Yalnızca bedenime bir iz bırak. Hadi suya yazı yaz.

Güzel bir gün öldürmek

Güneş ışınlarının, ağaçların yapraklarının yeşil damarlarından geçtiği ve bütün toprağa , suya yeşil rengini verdiği bir ormanda, parıltılarla, melodilerle akan nehrin yaltakçısı bir patikada ilerliyordu. Rüzgarda kekik kokusu geliyordu bununa. Başka bir yöne dönse lavanta ilişiyordu azıcık. Gökyüzünün ikiz çocukları bulutlar yaramazlık yapıp ıslatıyordu. Saçları yağmur damlaları ile iş birlikçi yavaş yavaş akıyordu boynundan omuzlarına. Ayakları incecik bileklerinin altında bir tutsak gibiydi ve çıplaktı. İnceden yumuşayan toprak ayak tabanını kaplıyordu ve az biraz doluyordu ayak parmaklarının aralarına. Bütün birikmiş enerjisi sıfırlıyordu kendini. Yeniden doğmuş gibiydi sonu belirsiz. Ellerini ağaçların gövdelerine sürüyerek devam ediyordu yoluna. İncecik bir tül vardı üstünde. Kirli, beyaz bir tül. Bu eşsiz doğada bile bir doğa harikasıydı. Bir ayağını attığında ileri doğru, geride kalan bacağı boydan boya kasılıyordu. Kalçasının bir kısmı bu kasılmış bacağın üstünde top gibi keskin bir şekilde beliriyordu. Belindeki deri 2 – 3 kat katlanıyor ve kaburgası ağırlığını bırakıyordu bu gizli özne gibi beliren kalçaya. Diğer bir ayağını attığında (adımına devam ederken) beli süratle diğer tarafa vuruyordu kendini. Kalçası ile beli belli ki her bir adımında dans etmeye niyetliydi. Yağmur biraz daha ıslattıkça üzerinde ki tülü, ağarlaşan tül omuzlarından sıyrılıyordu. Islanan sırtı güneşin nazlı ışıkları değdikçe yeşil parıltılar saçıyordu. Elleri ile dizi hizasından yukarı doğru kaldırıyordu tülü. Bacakları daha bir şehvetli. Nefes alışı, bir kapının altından sızan rüzgarın çıkardığı ses gibiydi. Hani şey gibi ufak bir fırtına. Kaburgasının alttan ikinci kemiğinin arasına sapladığımda bıçağı inceden bir iç geçirmişti. Fırtınalı nefesini süratle içine çektiğinde dişlerinin arasından çekilen rüzgar bir ıslık sesi çıkarmıştı. Sanki şey gibi, Sûra üfleyen bir İsrafil. Sanki kendi kıyametini koparmıştı. Hiçbir kırmızı ölen bu kızın kanın kırmızısı kadar canlı olamazdı. Muhteşem ironi. Ölümdeki canlılık. Çok kıskanmıştım ölümünü. Böyle işte melekler. Bu yüzden kestim damarlarımın yolunu.

Şeytan tırnakta gizli

Şeytan tırnaklarım, normal tırnaklarımın nefsine giriyor ve baş kaldırıyorlar makasın diktatörlüğüne.
Maksat, aşmak maksadı.
Katılım kalıtsal bir katliamdır bir nebze bile katılabilirsen katliama.
Katı atıktır göz yaşı, ölüm soğukluğu göz pınarlarına ulaştığında.
Saygısızım fakat saygısızlığıma saygım var. En azından saygı duyun, saygı duyduğum saygısızlığıma.
Burnumun direklerine çiftleşmek için işeyen itler var. Girerler rüyalarıma ve becerirler birbirlerini bir güzel. Ne güzel.
Dişimi bir ipe bağlıyorum ve idam ediyorum ayaklarının altındaki köklere bir tekme savurarak. Çürümüş içi.
Dedim ya ölüm öldüğü zaman ölüm dirilecek. Bekliyorum ölümün ölmesini.
İki doktor var karşımda. İkisi de bir diğerinin aslında var olmadığını söylüyor. İkisi de bir diğerinin hayal olduğunu söylüyor. Korkuyorum onların gerçek benim hayal olmamdan.

Biten bir aşk

Bir aşkın biteceğini bile bile tutulmak nasıl bir şey bilir misin? İnsanın ne gün öleceğini bilmesi gibi. Daha farklı değil. Bilirsin hangi gün, nasıl öleceğini fakat yinede yaşamdan beklentilerin vardır. Hep yaşayacakmış gibi gelir sana fakat, yaşadığın her gün ölüme bir adım dahadır. Son anına kadar her geçen saniyenin tadına varmak, doya doya geçirmek istersin zamanı ama bu olanaksızlıklar yıkar daha da üzülürsün. Hiç bir şeye takmam der, sonrada dediklerine takarsın bir embesil gibi. Boş boş saate bakar birilerinin aramasını beklersin. Birilerinin seni halen daha sevdiğini kanıtlamasını beklersin. Göz yaşlarını döversin sonra rahatlamak için, daha da üzülürsün. Senden bir parçadır çünkü dışladığın. Bilmeden de olsa içten içe bir denizin sularını kurutursun. Yokluk devri sarar sarmalar. Pişmanlıklar alır seni vurur o kuruttuğun denizin kıyılarına. Keşke ile başlayan cümleler kurarsın, özneleri gizli fakat sana ait. Üzülürsün hiç mutlu olmamış gibi. Ama yinede zamanın bir ufak köşesinde sıkışmış tatlı ve tadı damağında kalmış anılarını tazeler, paklar, hafızanın alt kısımlarından üst raflara yerleştirirsin kaslarını yakarak ve sonra yine ağlarsın. Bu sefer yaşamaya değecek bir şeyler olduğuna. Bu birkaç gün sonra bitecek lanet hayatta yaşamaya değecek bir şeyler olduğu görmek yaşarken öldürür. Sonra bir bir idam edersin aklında bulunan akıllara ziyan düşlerini. Hep iyi adamsındır kötü roller yakışmaz. Eline yüzüne bulaştırmadan atarsın kirli bir mendil gibi kötü yanlarını. Hatta ortalığı kirletmesin diye yakarsın, yaktığın gençliğin gibi. Bir aşkın biteceğini bile bile tutulmak nasıl bir şey bilir misin ? Ne bileceksin sen be ! Gün gelecek çekip gideceksin ve benim o gün kurumaya yüz tutmuş iç denizimin kıyısına cesedim vuracak. Biliyorum.

Gerçek neydi

Anı defterinin arasında, kurumaya mahkum bıraktığın bir çiçek gibi geçmişe hapsedip unuttun gerçeği. Gerçek neydi ? Yaşamak mı ? Ölümsüzlüğün iksiri değildi o içtiğin şarap. Damarlarında karıncalar dolaşırken sarhoş bedenin, bir topal gibi yürüyüşünden belli özrünün bedensel değil ruhsal olduğu.
Gerçek neydi ? Nefret mi ? Aynaya baktığında gördüğün yabancı yüz değildi seni senden uzaklaştıran. Terlemiştin. Islaktın. Korkuyordun. Uzaktın kendine. Canını yakan sendin o katran gecelerde bıçakla doğrarken etini. Nefret mi ? O sadece hatalarından kaçmak için tünediğin bir tünek ti.
Peki gerçek neydi ? Dostum.
Gerçek neydi ? Aşk mı ? Peki senin, rüşvet yemeyi beceremeyen bir memur gibi oradan oraya sürülmene sebep değil miydi o ? Peki senin, ilk sahne performansında söyleyeceği şarkıyı unutan amatör bir şarkıcı gibi değil miydi o, utanmana sebep olan.
Gerçek neydi ? Annesini kalabalık pazar yerinin ortasında kaybetmiş bir çocuğun korkulu ve titrek bakışlarını getir aklına. Onun çaresiz ağlayışını. Öyle çaresizsin.
Sermayesinin 60 yaşında pörsümüş bir karı olan pezevengin umutsuz bekleyişini düşün. Düşün hadi. Öyle umutsuzsun. O çok istediği oyuncağı aldırana kadar binbir şaklabanlık yapan, babasını kandırınca oyuncak gelene kadar günlerce heyecandan uyuyamayan, gelince oyuncağı, daha oynayamadan kırılan o çocuğun mutsuzluğunu düşün. Günlerce ağlayan. Yenisi gelse bile hevesi kırılan o çocuğu düşün. Ne farkın var dostum ondan.
Gerçek neydi ? Para mı ? Saçmalık biliyorsun. Benliğine söylediğin bir yalan biliyorsun.
Gerçek neydi ? Yalan mı ? Sevgilisi başkasına kaçmış biri kadar yalnızsın. Yada kodamanların çocuklarının, hevesi geçince evden siktir ettikleri bir it kadar yalnızsın. Dışlanmışsın. Vücuttan atılan bir bok kadar değersizsin. Kendini bir bok sanan mahalle delikanlısını düşün. İlk kavgasında, sıvanan bilekleri gördüğünde ki korkusunu düşün. Ve kaçarken ayak topuklarının kıçında çaldığı melodiyi düşün. Korkaksın ve kaçıyorsun. Ve dostum bunların bütün sorumlusu sensin.
Gerçek neydi ? Gerçek senin koca bir aptal olduğundu dostum.
Gerçek, gerçeklerin değişken olduğuydu dostum.
Gerçek yoktu dostum.

Gülüyorum

Parmak izlerimi jiletlerin ince ruhu ile kazıyorum etimden.
Artık delil olmasından korkmadan daldırıyorum parmaklarımı günah reçeline. Ensemden tutup çekiyorum kişiliğimi ve suç üstü yakalıyorum serseri benliğimi. Gülüşüm de ateş gizli. Aynaların sır sürülmüş yüzüne anlatıyorum bütün ihanetlerimi ve geçip önüne görüntümün, yansımamdan dinliyorum birde hikayeyi. Gülüşüm de okyanuslar gizli. Yıkık bir sokağın, rutubet kokan kaldırımlarında tarihi geçmiş bir kibrit ile yakıyorum kimliğimi. Yavaş yavaş yok oluyor yasal ben. Yasak bütün işlerde suretim belirir. Ayıp bütün muhabbetlere kulak kabartırım, ayıp bütün muhabbetlerde pantolonum kabarır. Ruhumu hapsetmek imkansız. Yaşlı bir sürtüktür bakışlarım gölgelerinize takılır. Gülüşüm de ölüm gizli.
Okyanusta yanarak ölüyorum. Ve bu yüzden lanet olası.
Gülüyorum.

Hadi beni öldürün

Hadi beni öldürün. Çekmem çelimsiz bedenimi soğuk bıçağınızın önünden.
Öldürün ki, yaşamış olayım tam anlamıyla.
Korkarım mı sanıyorsunuz şaklaban maskelerinizden yahut karanlık ellerinizden.
Güldürmeyin Allah aşkına sadece öldürün.
Bir kurşun ziyaret edebilir beynimin kıvraklığında sarhoş olmuş düşüncelerimi.
Yada bir ip sarılır hasretle boğazıma öyledir ki özlemi bana, boğuverir sevgisinden.
Yada ne bileyim bir ilaç veya bir zehir yada ne bileyim. Ne bileyim lan ben ölecek benken.
Öldürün işte.
İşkence de yapabilirsiniz o kadar mideniz varsa.
Sigaralarınızı etimde söndürebilirsiniz.
Ve hatta bileklerimden geçirip ipleri iki ayrı yöne bedenimi gerdirebilirsiniz.
Artık benden nasıl küfür yemek isterseniz.
Dişlerimi dökecekseniz eğer, öldükten sonra başımın altına koyun bir zahmet.
Zahmet oluyorsa dökmeyin ben dökerim onları sonbaharda kuru dallar yahut yapraklar gibi.
Hadi öldürün beni. Dövmülmekten organlarım iç kanama geçirsin yahut iflas etsin.
Veya temiz bir beyin kanaması teşhisi ile dolsun beynimin sol lobuna bütün taze kanım.
Öldürün ama sakın anneme söylemeyin öldüğümü. Kızmasın yine bana üstümü pislettim diye.

Boş ver


Boşverin gitsin. Nasıl olsa bir aşk, bir ihanet, bir tutku, bir intikam, bir cinayet, bir müzik, bir penis, bir yalnızlık vs. yada ne bileyim belki başka bir boşluk doldurur boşluğu. Siz boşverin gitsin.
Kendinizi kandırmakta ikna kabiliyetiniz o kadar gelişmiş ki kendinize kendi yalanlarınızı pazarlarken, bir nevi kendinizi kazıkladığınızın farkına varmadınız. Ucuz ve adi yalanlar sattınız kendinize. Aptal yanınız ne yazık ki bunları güvendiği satıcı olan kendinizden hiç düşünmeden aldı. Sonra kendi kendinize kaldığınızda anladınız kendi kıçınıza tekmeyi patlatan ayağın sahibinin yabancı olmadığını. Yine maharetli pazarlamacı pezevenk kişiliğiniz çıktı ortaya ve yine ucuz yalanlar kakaladı size. Bu yüzden suçu başkalarında aradınız.
Kendilerinin ne kadar sevilmeye değer biri olduğunu kanıtlamaya çalışması aslında insanların sosyalleşme diye adlandırdıkları şey. Bu yüzden kutsal yalnızlığı kötülerler. İşte bu ego bütün yalnızlığın içine sıçan. Aslında yalnızlığın kötü bir yanı yoktur. Her insan nasıl olsa kendini sever ne kadar inkar etse de. Sevilmeye çalışmazlar, sevilmeye değer olduklarını kanıtlamaya çalışırlar sadece.
Bir çok kez kendinizden kaçmaya çalıştınız. Utanacak şeyler yaptınız çünkü. Düşündüklerinizden kaçamadığınız gibi düşündüklerinizi yapamadınız da. Pişmanlık mı ? Belkide. Belkide yalnızca yeteneksizliğinize yakarışınızdı. Yanaklarınız al al oldu aynaya baktığınızda çekingenliğinizden. Kendi yüzünüze bakacak yüzünüz kalmamıştı çünkü. Koştunuz, koştunuz, koştunuz. Sizi yoranın hayat olduğunu sandınız salakça ama kendinizden kaçışınızın yorgunluğu olduğunu bal gibi biliyordunuz. Ve hayat artık sadece bir koşuşturma oldu sizin için.
Şanslı insanlar, şans diye bir şeyin olmadığını bilirler. Ben şanslı insanlardan olmadım hiç. Şans olmadığını bilen insanlar tanıdım çünkü şans eseri.
Zaman öylesine boş bir kavram ki onu doldurmak için sadece saate bakmakla geçiyor zaman.

Diyor ki

Diyor ki, gözlerini devirip kirpiklerinin altından usulca bakarak;
Vurma ! Ne yaptıysam seni sevdiğim için yaptım. İnanmıyorsun biliyorum. Senin güvenini bu üçüncü kırışım ama inan yalnızca seni sevdiğim için hepsi.
Biliyorum bir şeye inan deniyorsa inanılmayacağını.
Diyor ki, ellerini bacaklarıma kilitleyip önümde engel kurarak;
Vurma işte ! Canımı yakma. Kanatma yüreğimi. Birde beni düşün. Seni düşünmek miydi benim suçum. Tek suçum bu muydu ?
Biliyorum düşündürmek karşı tarafı zaman kazanmaktı.
Diyor ki sonra, göz yaşlarından oluşturduğu gölde boğarak kendini;
Vurma lütfen ! Öldür beni. Dövmekten öldür istersen. Bedenim çürüsün ama kalbin çürümesin. Atmasın sevgini içinde. Biraz dinle beni.
Biliyorum böylesi durumlarda söylenecek tek şey yalandı.
Diyor ki, nefesini tüketerek sürekli azalan inançsız bir umutla;
Vurma ne olursun ! Seni seviyorum.
Biliyorum sevgi senin gibi insan için karın ağrısıydı.
Vuruyorum yüzüne hiç düşünmeden kapıyı.

Şehir - i devran

Bana karşıdan bakma gördüğün yalnızca kıyılarım. Hadi karış içime dolaş sokak sokak. Yıkık bir şehirdir aslında savaşlardan kalan, işte tamda oradan bakılınca görünmeyen kısmım. Bu yüzden hareket et. Bakınca yüzüme yüreğimin değneklerini göremezsin. Bu yüzden el ver bana. Bakınca göremezsin göz kapaklarımın aslında denizi kurumuş sahiller olduğunu. Bu yüzden dokun hadi. Sen yanaklarımdaki kesikleri yalnızca jiletin kahpeliği zannedersin. Keşke bu kadar basit olsa. Ne intiharlara sahne oldu bu şehir düşünemezsin. Küfürler ve kimi zaman büyülü sözcükler birikti barajında dudaklarımın. Dişlerimin arasına takılan ama çıkmayan. Yaklaş hadi kulak ver ve kır dişlerimin inadını orta yerinden. Bana oradan öylece bakınca anca resmimi görüyorsun, lakin kağıtla ve boyayla olmaz aşk. Savaşman ve kaybetmen gerekir, kazanabilmem için “Sen”li bir şehri. Bu yüzden adım at cesaretin varsa.

Puzzle

Parçalara ayır beni sevdiğim.
Ve bir kısmını sür gözlerine.
Sonra bak etrafına ! Neye baksan, kime baksan ben.
Ağlayacak olsan göz damlan yine ben.
Biri bakacak olsa gözlerinin içine beni görecek kaçarı yok.
Ve bir kısmımı göm avuçlarına.
Sonra çalış emekçi ellerinle! Neyi tutsan, kimi tutsan ben.
Ellerine yakılmış bir kına gibi avuç içinden parmak uçlarına kadar ve hatta parmak izine kadar ben.
Bir nasır gibi ayalarında umarsız, hissetmediğin bir et gibi ben.
Ve bir kısmımı çiğne, sakız et dişlerinin arasında.
Sonra konuş her bir dilde ! Ne söylesen, kime söylesen ben.
Üzüldüğünde yahut sevindiğinde bir şeylere söylediğin o şarkı ben.
Melodiler, ezgiler, duraklar, nakaratlar yahut küfür kıyamet yakarışlar ben.
Cümlelerinin gizli öznesi, çığlıkların haykırışların ben.
Ve bir kısmımla yıka saçlarını.
Sonra çık bir bozkıra, yollara ! Ne değse saçlarına, kim tutsa saçlarını ben.
Hiçbir rüzgar atamaz beni saçlarından. Tel tel olurum, dolanırım.
Bayraktaki onur gibi dalgalanırım saçlarında.
Parçalara ayır beni sevdiğim. Göreceksin başaramamışsın sevgimi bölmeyi.