13 Aralık 2010 Pazartesi

Anatomik

Ben:
Bebek katili bir bebektim ve büyüyerek bebekliğimi katlettim. Zaman her zaman yanımdaydı. Sanırım o beni seviyor. Ve bu zaafı yüzünden bir gün onu becericem.
O:
en sıkı vuruşunu yaptı
kaldırımdan geçerken üstüne sıçrayan lağım suyundan
gökdelenlerden kafasına düşen günahkar elmadan
yerin çekim yasasından
üreme tasvirlerinden
din misyonlarından
pozisyon eskisi aşklardan
kendine tırmanmak gibi
sanrısal bir sevgiyi becermek gibi ya da
Ben:
En sıkı yumruğunu yedi.
Yüzü, yer yüzüne çarparken anladı yer çekimi kanunun acımazsız cezalarını.
Hakkını devretti zamana. Zaman zaman, zamanın aktığını hissettiğini, hissetti o an. O anı düşündüğünde önüne çıkan her zaman geçmişti. Kanlı bir düş. Bazen dedi ağzında biriken kanı yutak borusundan aşağı boşaltarak, bırakmak gerekir kendini zamanın yer çekimine bir başkasının fersiz gözünden görebilmek için gözündeki ferin canlılığını. Kaybetmişti ve kronometresinde kayıp zamanı işaret eden bir dördüncü hakem yoktu. Sanrısal bir sanıyı tanıdığını sandı. Yanıldı.
O:
yüzü yeryüzüydü sanki..ne zaman başını çevirmeye kalksa tanrıya,insanoğlu düşüyordu yanaklarından. inancını böyle kaybetmişti. ya da inancı onu kaybetmişti. sıfırlayıp kronometresini gözlerini kapadı. aldığı her nefeste keder üflerken artık biliyordu ayrılamayacağını kendinden..
Ben:
Bir dakikalığına dahi olsa bedeninden ayrılıp kendini küstah gözlerle kendine baktı. Dudakları titriyordu korkudan kendiyle konuşurken. Kulaklarında bir iki cümle ırzına geçiyordu. Gördüğü aforoz edilmiş ateist bir kimseydi. Hapsolmuşluğun verdiği rahatlıkla bedenine,eski bir geminin kaptanının güzel yolcuları becerdiği kamarasından yapılma bir jiletle ihanetin cazibeli isimlerini kazıyordu. Gördüğü, omur iliği sökülmüş bir cesetti. Etini dişledi ve acının tadına baktı lakin dili değil eti yanıyordu. Güldü sanki hiç gülmemiş gibi. Gördüğü, bir boks maçında bütün dişlerini kaybeden boksörün galip olduğunda ki gülümsemesiydi. Gözlerini yeni uyanmış gibi ovaladı. Yeni bir uyanışa varabilmek için yumdu gözlerini, ağır giden bir trenin usul tüten dumanı gibi.
O:
gözlerinde ihanetin son perdesi usulca kapandığında,yarı baygın bedenini bıraktığı boşluk artık hiç korkutucu değildi. küstah gözlerindeki kutsal dilenci bir günah daha çaldığında cennetin kapısından,emanet ettiği ruhunu bedeninden ayırdı. içinden geçen çığlıkların çıplak ayakları kendi dünyasının arsız serüveninde gezinirken dudaklarını araladı ve kanlı bir desibelde haykırdı.
Ab uno disce omnes
Ben:
Zengin bir orospu çocuğunun iştahsız bir keyifle attırdığı havai fişeğin ışı yüzünün bir kısmının karanlığını siliverdi, bir annenin çocuğunun yarasını şefkatlice silmesi gibi. Yüzünün karanlıkta kalan kısmı isyankar bir tavır ile göz yaşının en kaliteli mahsulünü üreteceğinin habercisi bir eda takındı. Duygularını en son dönemeçte ki bedenini pazarlayan tezgahtar kıza bırakmıştı ona içli bakmanın borcu olarak. Sırtına bir kambur gibi yüklendi onursuz geçmişini. Bildiği tek şey yaşamak için öldürmek zorunda olduğuydu. Bunu en iyi kendisi biliyordu bilinçsizce.
O:
geceleri kendini parmaklayan bir tanrının olduğunu hayal ederdi. yüzündeki ay ışığı yama gibi görünür,göz altlarına gelip saklanan korkuyu kokusundan tanır, kendinden kaçarken kendine tutunurdu. yaşamak hüviyeti gri tonda bir şehir gibi,kalabalığını yansıtıyordu her gece kendisine. öldürme isteği azaltmak ya da çoğaltmak için değildi belki de, dengeleri alt üst etmek için değildi. sadece hüviyeti gri bir şehirden kaçırılan doğal gaz gibi sıradan ve basitti her şey. ölümün kendisi bile
Ben:
Kalem onun parmağıydı tırnakları kırıldı. Dişlerimle açtım.

Sürtük

Bütün cephelerini düşür. Yoksa ben işgal ederim. 
Taciz diyebilirsin, yada ceddine tecavüz. Nasıl adlandırmak istersen. Gardını al istersen, hediyem olsun. Nasıl olsa ceplerinde biriktirdiğin bütün cephanen bende. Şimdi arkanı dön ve domal bütün ezik halklara karşı yinede beş para etmezsin. Ha başka bir seçimin daha var mı diye bir düşün o düşüncesiz, yoksul, hücreleri kokuşmuş beyninle. Düşün, düşe kalka kucaklandığın, genç kızlığının kundaklandığı o düşsel akşamlarda. Yinede bir şey değişmez. Sevimli bir sürtük olarak kalacaksın. Bir adım öteye gidemezsin. Çünkü sürtüklerin ayakları olmaz. Onlar yalnızca sürte bilir sürünerek.

Belki biliyorsundur

- Belki bilirsiniz.
- Neyi.
- Bildiğiniz şey işte.
- Neyi biliyorum ?
- Bunu ben bilmem.
- Peki neden belki bilirsiniz dedin ?
- Bildiğinizi belki biliyorumdur diye.
- Peki bilmiyorsam ?
- Belli ki yanılıyorsunuz.
- Nasıl yanılabilirim ki bilmediğim bir konu hakkında ?
- Demek ki bilmediğinizi biliyorsunuz. Bakın biliyorsunuz işte bir şeyler.
- Delirtmeye mi çalışıyorsun ?
- Tamam. Demek ki bilmiyorsunuz.
- Neyi bilmiyorum ulan ?
- Siz deliremezsiniz.
- Nasıl yani ? O neden ?
- Siz zaten delisiniz. Ne o şaşırdınız.
- Evet bunu bilmiyordum.
- Daha da garip olanı ne biliyor musunuz ? Biliyorsanız söylemeyeceğim.
- Bilmiyorum hem daha kötü ne olabilir ki ?
- Kendi kendinize konuşuyorsunuz.
Bir deli kendi kendine nasıl itiraf eder gerçeği ve nasıl inanır gerçeğinin, gerçek olduğuna peki ?

Unuttun mu

Unuttun mu peki unuttuğunu ?
Büyük bir kısmı çürümüş şu kalbimin sağlam kalan parçasını da yüklendi topal bir karınca dişleri arasına. Ulaşır mı dersin ?
Neden geldin ? Sorularıma verecek cevabın yoksa neden geldin sorunlarımın sorulara bakan kıyısına ?
Bak ellerime. İyice yaklaşta öyle bak. Orada ki karanlık nokta bir ben. Kader çizgisinin sonunda ki işte. Karanlık bir anıdan ibaret olan kadersiz bir ben. Bak gördün mü ?
Neden geldin ? Yolun sonuna kadar gelmiş bir bene, avucunu yanaştırıp avucuma, yeni bir yol çizemeyeceksen.
Unuttun mu unuttuğunu ?
Belli ki unutmuşsun. Olsun

Anlamsız

Söylediklerim anlamsızdı.
Anlam, kişinin kelimelere kazandırdığı kimlik.
Hüviyetini kaybetmiş bütün kelimeleri sana söyledim.
Söylediklerim anlamsızdı. Anlamanı bekleyemezdim.
Sen evedama giydirmeye çalışırken kimliğini.
Ben beklemeden gittim.

İmzala karanlığımı

Işıkları söndür.
Suni kör olayım. Görmek mi ? Ne fark eder.
Nasılsa senin yüzün yok beni bir daha öldürmeye. Yüzsüz.
Işıkları söndür ne olursun.
Soluğun dönsün köhne karanlıkta. Yalnızca gözlerinin içi parlasın, pili bitmeye yakın bir fener gibi.
Nefret edilmeye ihtiyacım var bu gün, burada, şimdi ölürken.
Her zaman sevemezsin ya. Hele ki bir ceset hangi biçimde sevilir ki.
Cevap verme sessiz ol.
Usulca, bir cellat ustalığı ile yaklaş aydınlığıma.
Parmak izini bas lambanın düğmesine ve imzala karanlığımı.

Şahsımıza münhasır biz

Bu benim sonum olsun dedim ve sesimin ağırlığını kulağının en narin kılcal damarına yükledim.
Gözlerin hayrete düşmüş, hayretine.
O kadar hızlı çevirdin ki kafanı yüzümün yörüngesine, saçlarının savrulmasından havada küçük hortumlar oluşup sinekleri yutup yoluna devam etti.
Bir şeyler demek istediğin dudağında oluşan depremden belliydi. Belkide cümlelerinin özneleri bu depremde yıkılmış harflerin altında kalıp öldüler. Fay hatlarına saklandın ve sustun.
Sarılmak istedim, ince belli bardağa zarafetiyle ilham olan beline. Katil olacak ellerim nefretimi hak ettiğinden habersiz delikanlıca bir hareketle girdi pantolonumun cep boy inine.
Gözlerinden bir kaç kristal dökülünce, uyanık bir kaç karınca köşeyi dönmek için daldı kaldırıma dökülen kıymete. Boğulunca anladılar fakirliğin değerini. Sonra ben parmaklarımla baraj oluşturdum gözlerinin altına.
Bir şey söylemeni beklemiyorum dedim beklenti içerisinde. Sesimdeki beklentiyi bekliyordu besbelli.
Son mu istiyorsun diyebildi göçük altındaki bir kaç harf ile.
Evet cevabımı heyecanım verdi.
Zamana kendini alkışlatacak bir süratle dudağını dudağımın telaşesine dayadı ve ağzımın içindeki mağarada yankılattı sesini. - Bende seni seviyorum.
Kalbim, savaşlarda kullanılmış ve artık yalnızca cumhuriyet kutlamalarında kullanılan bir kırıkkale gibi coşku ile attı.
Sonra ben, sonra sen, sonra o, siz ve onlar hepsi teker teker öldü. Biz kaldı çoğul şahıslardan şahsımıza münhasır.